graswurzelrevolution
257 märz 2001
aktuelle ausgabe abo & service archiv buchverlag news & infos vernetzung über uns graswurzelladen home
stern / zerbrochenes gewehr
otkökü
>> 257 märz 2001

POLYANOĞLU POLYANYAN’A KARŞI

Geçtiğimiz sonbaharda ABD’deki Ermeni Soykırımı yasa tasarısı gündeme geldiğinde, Türkiye’deki Ermeni cemaatinin sözcüleri bu girişime pek sıcak yaklaşmamış, bu sorunlar hakkında "devlet erklerince değil halkların vicdanında verilen kararların" önemli olduğunu, başka bir şeye değil de halklar arasındaki yakınlaşmaya bel bağlamak, gayretleri buna yoğunlaştırmak gerektiğini söylemişlerdi. Bu tutumda korkunun da payı olabilir mi? Belki. "Sözde Ermeni Soykırımı"nın dünyanın bir yerinde resmî kabul görmesi üzerine Türkiye’de kışkırtılan milliyetçi tepkiden korkuyorlar diye kimse de bu cemaati kınayamaz. Ama hayır, Ermeni cemaati sözcülerinin gerçekten de söyledikleri şeyi kastettiklerini düşünüyorum. Ermeni kırımının uluslararası bir siyasî ve hukukî statüye bağlanmasının önemini yadsımamakla birlikte, ben de, bu alandaki sivil, gayrıresmî düşünce ve hissiyatı, halktan halka, insandan insana girişimleri daha fazla önemsiyorum. Dahası, bu türden ilişkiler gelişmeksizin, devletyönelimli, devletlerarası girişimlerin doğasındaki araçsal iktidar aklı mikrobuna karşı direncin iyice düşeceğini düşünüyorum. Peki, Türkiye’de 'sivil’ düzlemde, kamusal alanda "Ermeni olayı"yla başetmeye dönük çabalar ne merkezde? Ümit veren işaretler var mıdır? Kamusal dolaşımdaki sözlere bakıldığında, en azından yirmi yıl önce ASALA tedhişinin gündemi kapladığı askerî rejim dönemiyle kıyaslayarak, olumlu gelişmelerden söz etmek mümkün. Tabii biraz Polyannaca bir bakışla... ama unutmamalı ki çıkış noktası çok kötü, "Ermeni"nin bir aşağılama sıfatı olarak kullanıldığı, PKK lideri "Apo"yu itibarsızlaştırmak için "aslında Ermeni" olduğu 'argümanının’ devreye sokulduğu bir memlekette azıcık Polyannacılığa ihtiyaç duyulabilir! Öncelikle, son kampanyada, büyük medya holdinglerinin bünyesindeki görece düşük satışlı solliberal gazetelerde, resmî görüş dışı fikirlerin çokça dillendirildiğine dikkat çekmek lâzım. Resmî tutumda, yani Ermeni soykırımı iddiasının tamamen yalan olduğu (teknik olarak "soykırım" statüsüne girmese bile bir toplu öldürümden dahi söz edilemeyeceği), bu iddiaların Ermeni lobisinin ve Türkiye’yi -hafif deyimiyle- destabilize etmeye koşullanmış "Batı"nın standart propaganda levazımatı olduğu, buna karşı yapılacak tekşeyin "Türkiye’nin gücünü" kullanarak şiddetle inkârdan ve karşı durmaktan ibaret bulunduğu yolundaki tutumda da sızıntılar olduğunu gözleyebiliriz. En azından taktik bir "international public relations" bakışı kendini daha fazla gösteriyor: Hoşgörü tavsiyeleri, "bu meseleyi tarihçilere bırakalım, "geçmişi unutalım, geleceğe bakalım" telkinleri. Bu motiflerin resmî ya da yarıresmî düzeylerde de daha fazla temsil edildiğini görebiliyoruz. Burada, diyalog ve hoşgörü tavsiyelerinin çoğunlukla içi boştur, hatta yer yer ırkçılığı perdelemeye dönüktür; "tarihe bırakalım... unutalım" telkini, "yara sarıcı" değil geçiştiricidir. Ancak, Polyannalığa izin varsa, yine de bu sözcelerin, "lâfların" açtığı zeminin, tartışmaya, refleksiyona kapı aralayan bir zemin olabileceği düşünülenemez mi? Cumhurbaşkanı Sezer’in de ağzından dökülen ve henüz iğreti durmakla birlikte standart resmî tezin yanına ilişiveren "bu meseleyi tarihçilere bırakalım" şiarının genelgeçerlik taşıyan milliyetçi okumaları, fazla ileriye götürücü değildir. Ya meseleyi akademizme hapsetme hesabını yansıtıyordur ("tarihçiler tartışsın dursun"), ya "ne olduysa olmuş işte!" boşverciliğinin bahanesidir, ya da think-tank’ler ve görkemli tarih filmi prodüksiyonları yardımıyla sıkı bir lobi atağına geçme niyetinin ifadesidir. Sadece esas kırımı Ermenilerin yaptığına dair kanıt toplayanları coşturacak istatistik düelloları değil, savaşı masumlaştıran "karşılıklı mukatele" tezi, hatta toplu öldürümleri hizmet ettikleri "anti-emperyalist" ülkü nedeniyle kayıtsızlıkla karşılayan tutum, "tarihçiliğin" pususunda beklemektedir. Ancak, resmî tarihçilikle sınırlı olmayan bir tarihçilik performansına gerçekten alan açılmasının, ufuk genişletici bir tartışmaya katkıda bulunacağı da açıktır. Tarihçi Halil Berktay, 2000 Ekim başında bir gazete mülakatında Ermeni kırımının, Osmanlı’nın son döneminde iktidar olan İttihat ve Terakki Partisinin yarıgizli paramiliter yapılarınca yürütüldüğünü ileri sürerek -büyük tepki ve tehditler pahasına- önemli bir adım attı. Tarihe dair tartışmalar, özellikle sorunun makrosiyasî boyutuna sıkışmadığı, bir toplumsal tarih boyutunu da içerdiği zaman, önyargıları sarsabilir, geçmişle ve bugünle yüzleşmeye, dayatılan homojen kimliklere eleştirel bakmaya yöneltebilir. Berktay’ın açıklamasında olduğu gibi, olayın öznelerini "Ermeniler"-"Türkler" diye homojenleştirmekten çıkartmak, "Türk" ve "Ermeni" toplulukları arasındaki belirli yapılardan, siyasî tercihlerden söz etmek, ırkçı kalıpları aşmaya giden en sağlam adımdır. 29 Eylül 2000’de Türkiyeli Ermenilerin haftalık gazetesi Agos’ta Ayda Erbal, "özel" bir mikro tarihçilik, bir "medenî cesaret tarihçiliği" öneriyordu örneğin. Almanya’daki Yahudi soykırımı sırasında, ciddi risk üstlenerek, sadece vicdanlarının emriyle komşuları ya da tanışları olan Yahudileri evlerinde saklayan insanlara atıfla, şöyle diyordu: "Eğer bir tarih yazılacaksa, azınlıkta olmalarına rağmen işe bu cesur insanların tarihi yazılarak başlanmalıdır. Amasya’da tarla ortasına bırakılan bebeği büyüten her kimse, öncelik onların tarihiin yazmak olmalıdır. Çünkü o zaman ve ancak o zaman tarihi 'barbarlık tarihi’ olmaktan kutarabiliriz, öteki türlüsü nefret ve husumet büyütmekten baºka bir iºe yaramaz."

Travmaları unutmakla, yok saymakla ya da saldırgan bir savunmacılıkla, yahut epik bir yüceltmeyle geçiştirmek, milliyetçi tarih bilinç/altının alışkanlığıdır. Yas emeğine yeteneksiz, olgunlaşamayan, erginleşemeyen bir kollektif bilinç/altı çıkar buradan da. Kimi sol ya da (Kürt) karşımilliyetçi tutumlarda olduğu gibi, Ermeni kırımı travmasını "TC devleti" ile kolaylıkla dışsallaştırılacak bir zaaf, dahası stratejik bir "zayıf nokta" olarak görmek de, bu bilinç/altını yeniden üretmeye yarar. Bu ketlenmeyi aşmak için de, siyasî tarihin yanısıra, mikrotarih, toplumsal tarih, bir fayda sunabilir gerçekten. Bu tür bir yararı da olabilecek toplumsal tarih ve kültür çalışmaları birikimi, son on yılda Türkiye’de usul usul oluşmaya başladı. Gayrımüslim toplulukların bu ülkedeki tarihi ve kültürüyle ilgili pekçok kaset/CD ve kitap (en çok da anı) çıktı. (*) Bu kitapların alımlanmasına bir orta sınıf nostaljisinin damga vurduğu doğru ("Eskiden hayat ne şirindi, Ermeni/Rum komşularımız vardı, ne temiz insanlardı...") Fakat, özellikle Ermenilerin anılarında, satıraralarında/arkaplanda tehcir/kırım ister istemez belli olurken, onun yanısıra bu insanların buralılığı ve Müslümanlarla/Türklerle ortak yaşamının derin kökleri öne çıkıyor. 2. Dünya Savaşı konjonktüründe açık ırk ayrımına dayalı Varlık Vergisi uygulamasını -"teknik" nedenlerle Yahudilerin değil Ermenilerin mağduriyetini öne çıkartarak- anlatan Salkım Hanımın Taneleri filmi, bu filmin meşhur ettiği popüler "Sarı Gelin" türküsünün otantik versiyonunun Türk mü Ermeni mi olduğuna dair tartışmalarda iki etnomüziğin zor ayrıştırılabilecek ortak temellere sahip olduğunun görülmesi, "duduk"uyla çaldığı müzik Türkiye’de insanlara müthiş tanıdık gelen uluslarararası ünlü sanatçı Civan Gasparyan’ın gördüğü ilgi... Bütün bunlar, Ermenilerin buralılığına, bizebenzerliğine dair inancın bir on yıl öncesiyle kıyaslanmayacak derecede yaygınlaşmasını sağladı. Dikkat: Türkiye Ermenilerinin buralılığına, bizebenzerliğine dair uyanan romantik ilgide de bir "kibar" ırkçılık saklı durur. Ermenilerin hem "çokkültürlü" ama eşitsizçokkültürlü Osmanlı döneminde, hem cumhuriyet dönemindeki, hâlâ süren yasal ve fiilî dışlanmakriminalizasyon mekanizmalarını yok sayar bu ilgi. Ayrıca, bu "bizim Ermenilerimiz" romantizmi, âdeta Ermenileri Ermenilikten "tenzih eden" bir söylem kurar; Ermeni komşularımız, bizim Ermenilerimiz, sıfat haliyle ermeni (yani hain ve özsel olarak Türkdüºmanı) sayılamayacak, baºka, özel türden Ermenilerdir. Kısacası: Sadece vatandaşlık bağıyla değil -ona kim bakar?!-, kültürel ve "ideal" olarak bize bağlı Türk-Ermenileri. Bu ayrım, Ermeni meselesiyle ilgili güncel siyasî analizlerde son dönemde yerleşen kategorizasyonla bütünlenebilir. Buna göre, şeytanî bir monoblok gövde olarak düşünülegelen "Ermeni"nin aslında üçe ayrılması gerektiği farkedilmiştir: Ermenistan, Avrupa ve ABD’deki Diaspora Ermenileri, Türkiye Ermenileri. Bu üç Ermenilikle ilgili tehdit değerlendirmesi kabaca şöyledir: Türkiye Ermenileri, malûm, bizdendir. Ermenistan, jeostratejik ve iktisadî olarak Türkiye’ye karşı dikkatli davranması gerektiği için, diplomatik ve iktisadî araçlarla ("geçmişi unutalım... menfaatlere ve ticarete bakalım") kontrol altına alınabilir. Şeytanî misyonun esas sahibi, "Batı" ile Türkkarşıtı komplo ortaklığı içinde bulunan Diaspora Ermeniliğidir. Bu ayrıma tamamen stratejik bir aklın hâkim olduğu açık. Dahası, "başka" Ermenilerin ötekileştirilmesi, ırkçı bir bakışı yeniden üretiyor. Ayrıca, Türkiye Ermenilerini sadakat kanıtlamak üzere Türkiye lehine enerjik bir propagandaya çağıran Tansu Çiller gibi (eski başbakan) siyasî liderler, Emin Çölaşan gibi köşe yazarları, "bizim Ermenilerimiz"e de pek da canı gönülden benimsenmeden, şartlı olarak tahammül edildiğini düşündürüyor. Polyannacılığı elden bırakmayacaksak, "Bizim Ermenilerimiz" romantizminden de, milliyetçi önyargılarda hiç yoksa bir duygusal yumuşama etkisi umabileceğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, siyasetin ve resmiyetin otoyollarının sapasında, halktan halka, insandan insana yollar vardır ve Ermeni Meselesi gibi tabularda, en fazla güvenilecek yollar onlardır. İndirgemeci, blokajcı, araçsallaştırıcı olmayan, uzun soluklu bir eleştirel politik bakışın kılavuzluğunda ilerlenebilecek yollar...

Tanıl Bora
>> zurück zum inhaltsverzeichnis

Volltextsuche
Themen
Ausgaben




Anmerkungen

(*) Beş yıla yakın zamandır Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesi, Ermenileri Ermeni kimliğine indirgemeyen, Ermeni olmaktan gelen sorunlar yanında onların farklı meºgalelerini, yönelimlerini mevzu eden çizgisiyle çok önemlidir.

 aktuelle ausgabe   abo & service   archiv   buchverlag   news & infos   vernetzung   über uns   graswurzelladen   home 
otkökü otkoku@graswurzel.net / graswurzelrevolution redaktion@graswurzel.net / www webmaster@graswurzel.net