graswurzelrevolution
264 dezember 2001
aktuelle ausgabe abo & service archiv buchverlag news & infos vernetzung über uns graswurzelladen home
stern / zerbrochenes gewehr
otkökü
>> 264 dezember 2001

'Hür Dünya'nın Dönüşü

ABD Başkanı George Bush, 11 Eylül sonrasında - yanlış hatırlamıyorsam yaptığı ilk basın açıklamasında - saldırının ABD'nin 'özgürlüğü'ne kast ettiğini, ama terörün amacına ulaşamayacağını, ABD'nin özgürlüklere dayalı yaşam tarzını savunmakta ısrarcı olacağını ilan etmişti. Nitekim, Afganistan'a yönelik askeri operasyon da 'ebedi özgürlük harekatı' olarak adlandırıldı. Bu yazıda, söz konusu 'özgürlük' retoriğinin bazı veçhelerine dikkat çekmeyi deneyeceğim.

Özgürlüğün kapitalist sistemin en yüksek moral değeri olarak takdim edilmesini, büyük ölçüde Soğuk Savaş yıllarından, 'demir perde' ve 'hür dünya' ayrımından hatırlıyoruz. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle, yani 'demir perde'nin yıkılmasıyla birlikte ise, 'yeni dünya düzeni' diye adlandırılan 'yeni emperyal vizyon'un, kendisini 'özgürlük'ten ziyade 'insan hakları' söylemine dayanarak temellendirmek/meşrulaştırmak istediğine tanık olduk. Reel sosyalizmin artık varolmadığı, dolayısıyla kapitalist ve sosyalist bloklar arasındaki ayrımı vurgulamak için kendisine başvurulan 'hür dünya' deyişinin anlamını yitirdiği koşullar altında, Batı'yı dünyanın geri kalanından ayıran sınır çizgisi, 1990'lar boyunca giderek artan bir şekilde 'insan hakları' kavramından hareketle çizildi. İnsan hakları konseptinin farklı düzeylerde (küresel sivil toplum hareketliliğinde, başta AB olmak üzere ulusaşırı kurumsallaşma süreçlerinde ve nihayet diplomasinin reelpolitiğinde) işgal etmeye başladığı merkezi konum bunun ifadesidir.

Bu gelişme, kuşkusuz, küreselleşme sürecinden ve liberalizmin yeni dünya tasarımından bağımsız olarak düşünülemez. Küreselleşme, siyasal planda, kendisini, insan haklarının teminat altına alındığı 'medeni coğrafya'nın sınırlarını genişletmeye yönelik bir proje olarak takdim etti. Nitekim bu söylemin taşıyıcısı olan liberalizm de, insanın maddi ve manevi bazı temel ihtiyaçları olduğunu; bu ihtiyaçların maddi planda refah içerisinde yaşamaya, manevi planda ise haysiyet ve kişiliğinin korunmasına geri götürülebileceğini; kapitalizmin bunlardan ilkini, demokrasinin ve insan haklarının ise ikincisini sağlamış bulunduğunu, dolayısıyla tüm insanlık için tatmin edici bir geleceğin bizi beklediğini ileri sürerek, 1990'dan itibaren tarihsel zaferini ilan etmekteydi.

Ne var ki bu zaferin, 'medeni coğrafya'nın dışında kalan ve kalmakta ısrar eden bazı bölgelerde askeri olarak da kazanılması gerekmiştir. NATO'nun Sırbistan'a müdahalesini hatırlayalım. NATO, müdahalede bulunabilmesinin hukuksal zemini olan BM Güvenlik Konseyi'nin onayını almaksızın, yani hukuksal bir zemine sahip olmaksızın, Kosova'daki insan hakları ihlallerinin ulaştığı ve daha da ulaşabileceği boyutları ileri sürerek harekete geçmişti; elbette ABD'nin öncülüğü ve siyasi iradesiyle. İnsan hakları kavramı, bu olayda, mevcut uluslararası hukuk açısından yasal bir zemini bulunmayan askeri-siyasi bir müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanılıyor ve Batı kamuoyunun büyükçe bir bölümünden de destek görüyordu. Başka bir deyişle 'evrensel değerler'in, devletlerin egemenlik hakkından ve bu egemenliği tarif eden pozitif hukuktan üstün olduğu ilan ediliyor; böylece insan hakları, küresel dünyanın en yüksek moral değeri olarak takdim ediliyordu. Nitekim, yeni emperyal vizyonun sözcülerinden Tony Blair, Kosova müdahalesinin ardından şunu söylüyordu: "Diktatörlerin etnik temizlik yaptıklarında veya halklarını ezdiklerinde cezalandırılacaklarını bildikleri bir yeni binyıla girmek istiyoruz. (...) Bu tür suçları işleyenlerin saklanacakları hiçbir yerin olmadığı bir dünya için mücadele veriyoruz.§

Bu sözümona 'insani mücadele' bir müddet nispeten pürüzsüz bir şekilde yürütüldü. "Herşey yolunda gidiyordu. Sırbistan dize gelmiş, Miloseviç'i Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'ne (sonradan büyük kısmının Tito döneminden kalan borçların ödenmesine ayrıldığı ortaya çıkan) bir avuç dolara satmıştı. NATO doğuya, güçsüz bir Rusya'ya doğru ilerliyordu. Saddam Hüseyin ne zaman istenirse rahatlıkla bombalanabilecekti. (...) Filistin bölgeleri sıkı kontrol altında tutulurken, liderleri akıllı bombalarla öldürülüyordu. Son bir kaç yıl içinde, hisse senedi sahipleri rekor düzeyde karlar elde ediyordu. Politik sol devre dışı kalmış, tüm siyasi partiler neoliberalizm ve 'insani' müdahalecilik konsepti etrafında toplanmıştı. Kısaca, bazı yorumcuların ifade ettiği gibi, 'barış içinde' yaşayıp gidiyorduk. Sonra aniden şok, sürpriz ve dehşet anı: Tüm zamanların en büyük gücü, tek gerçek evrensel imparatorluk, tam kalbinden, zenginlik ve gücünün merkezinden vuruldu.§ (Jean Bricmont, 'Tarihin Sonu'nun Sonu, Cosmopolitik, sayı 1, Ekim 2001; yazının orjinali için bkz. www.zmag.org/bricmontcalam.htm)

11 Eylül olayı, küreselleşme ile insan hakları arasındaki ilişkinin kırılganlığını açığa çıkartmıştır. Amerikan asayiş aygıtının ve müttefiklerinin, 'özgürlüğün tehdit altında olduğu'ndan, dolayısıyla olağanüstü 'güvenlik' önlemlerine başvurmanın zorunluluğundan dem vurmaları, insan haklarının 'evrenselci' dili yerine, Soğuk Savaş yıllarından hatırladığımız 'çatışmacı' dilin kullanılmaya başladığını gösteriyor. Nitekim Bush, "daha önce Sovyetler Birliği tarafından tehdit edilen özgürlüğün, şimdi terörizm tarafından tehdit edildiği§ni ve "özgürlük ile terörizm arasındaki bu savaşta kimsenin tarafsız kalamayacağı§nı beyan etmekte gecikmedi. Bunun anlamı, küreselleşme sürecinin artık çatışmacı bir evreye girmekte olduğudur.

Bu çatışmanın somut olarak nasıl biçimleneceğini şimdiden öngörmek çok kolay değil; ayrıca buradaki amaçlarımız bakımından da konumuzun dışında. Yine de, malumu ilan olan bir saptamayı tekrarlayalım. Çatışmanın sahnesi, büyük ölçüde, Ortadoğu ve Avrasya olacak. Bu, söz konusu coğrafyada yaşayan halkların makus talihinde yeni ve daha kanlı bir sayfanın açılması anlamına geliyor - bu sayfa Afganistan'da şimdiden açılmış durumda.

Evet, 'hür dünya' retoriğinin yeniden canlandırılması, insan hakları ile küreselleşme arasındaki açının genişlediğine ve giderek de genişleyeceğine işaret ediyor. Edward Said'in belirttiği gibi, küreselleşmeye karşı her türden direniş bundan böyle 'terörizm' diye yaftalanma ve başını ABD'nin çektiği 'terörizme karşı özgürlük cephesi' tarafından imha edilme tehlikesiyle karşı karşıya. 'Terörizmin takibi' adı altında, insan haklarına ilişkin kaygı ve standartların şu ya da bu ölçüde parantez içine alınacağı yeni bir kriminal döneme giriyoruz. Bu süreç, aslında bir bakıma, 'liberal-demokrasi'den 'liberal-otoriteryanizm'e geçiş anlamına da geliyor; çünkü kendi meşruiyet dilini 'özgürlük' ve 'güvenlik' arasındaki ilişkiden hareketle tesis ediyor.

Serdar Tekin
>> zurück zum inhaltsverzeichnis

Volltextsuche
Themen
Ausgaben




 


 aktuelle ausgabe   abo & service   archiv   buchverlag   news & infos   vernetzung   über uns   graswurzelladen   home 
otkökü otkoku@graswurzel.net / graswurzelrevolution redaktion@graswurzel.net / www webmaster@graswurzel.net